Ana içeriğe atla

AHİR ZAMANDA GELECEK ZAT'IN ÜÇ VAZİFESİNDEN NE ANLIYORUM?

             AHİR ZAMANDA GELECEK ZAT'IN ÜÇ VAZİFESİ

            Üstad Bediuzzaman Said Nursi Hazretleri, Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinde 9. mektubunda:

            1- Ahir zamanda gelecek ve büyük hizmetler edecek bir büyük Zat'tan bahsediyor. 

            2- Bu Zatın üç ehemmiyetli ve kıymeddar vazifesinden bahsediyor.

            3- Bu üç vazifeden en büyüğü ve en kıymettar olanının birinci vazifesi olduğu, bu vazifenin de İman-ı Tahkiki'yi neşir ve Ehl-i imanı dalaletten kurtarmak olduğunu;

            4- İkinci vazifesi olarak şeriatı icra ve tatbik etmek olduğunu;

            5- Üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiye'yi ittihad-ı İslam'a bina ederek İsevi ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslam'a hizmet etmek olduğunu beyan etmiş.

            Şimdi Üstad Hz.nin bu mektubunu tahlil edelim:

            Önce şunu ifade etmeliyim ki bu üç vazifenin zahir anlamı itibariyle yerine getirilmesi, gayet geniş bir zaman dilimine, pek büyük ve aşılmaz ordulara, çok zengin bir devlet erkinin varlığına vabestedir. 

            O zat bir ferd-i ferid olsa en büyük ve en kudretli bir devletin başkanı ve başkumandanı olması gerekir. Ahir zamanın tam ortasında yaşadığımız şu günlerde, büyük ve küçük deccalların çıktığı, yeryüzünü kasıp kavurduğu, fesada verdiği günler üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen öyle kudretli bir devlet ve onun başkumandanı çıkmamış. Hem bu karine hem de devasa hizmetlerin bir insan ömrüne sığmayacağı nazar-ı itibare alınırsa bu Zatın ferd-i ferid bir zat değil de bir Şahs-ı Manevi olduğu ortaya çıkıyor.

            İmam-ı Ali, Gavs-ı Azam ve Osman-ı Halidi gibi zatlar ra, o gelecek Zatın makamını Risale-i Nur'un şahs-ı manevisinde keşfen görmüşler. O şahs-ı maneviyi bir hadim(ler)ine vermişler.

            Eski zamanda şahs-ı manevi (tüzel kişi) kültürü yoktu. Devletler bile başlarındaki reisleri ile anılırdı. Bizans denmezdi de Hirakl denirdi, Sasani denmezdi de Kisra denirdi. Bu kültürden olsa gerek ki deccal, süfyan, Mehdi gibi şahs-ı maneviler hep bir şahs-ı ferd olarak telakki edilmiş. Bazı insanlar icra ettikleri eylemleri ile özdeşleşmişler. Bu açıdan önemli cereyanlar, başlarındaki kişiler olarak algılanmış. Bundan dolayı o insanların zikri, başında bulundukları cereyanlar olarak kabul edilmelidir. Bunda bir sakınca olmaz. Mesela sana yağı dendiğinde sofrada kahvaltılık margarin akla gelir. Halbuki sofrada başka marka margarinler de olabilir. Ama sana sofralık margarin ile özdeşleşmiş. Bunun gibi büyük deccal denince komünizm akla gelir. Komünizm denince de Karl Marks, Lenin, Stalin, Mao gibi insanlar akla gelir. Çünki bu insanlar komünizmle özdeşleşmiş. Aynen bunun gibi müfsit cereyanlara karşı, onların tahribatını önleyecek, sadmelerini, yaralarını tamir edecek Mehdiyyet de bir şahs-ı manevi olduğu halde o şahs-ı manevi ile özdeşleşmiş şahs-ı ferdler dahi Mehdi olarak algılanmış. Algılanmasında da bir mahzur olmaz. Çünki nasıl ki İslam denince Hz. Muhammed sav, Nurculuk denince Üstad Said Nursi ra, Hizmet denince Hocaefendi Fethullah Gülen ra akla gelir. Çünki Hz. Muhammed sav İslam'ın, Üstad Said Nursi ra Nurculuğun, Hocaefendi ra de Hizmet Hareketi'nin ete kemiğe bürünmüş halidir.

            O Zat-ı Mübareğin bir Şahs-ı Manevi olduğu, Risale-i Nur ve Hizmet Hareketi olduğu anlaşılıyor. İhlasla İslam'a hizmet eden diğer cemaatler ve tarikatlar da bu Şahs-ı Manevi müştemilatındadır, ancak merkezinde Risale-i Nur ve Hizmet Hareketi bulunmaktadır.

            Üstad Hz.nin çok önemli dava dediği hakikat, deccalın ve süfyanın istilasını kırmak, durdurmak, tahribatlarını tamir etmektir.

            Birinci ve en büyük ve en ehemmiyetli vazife iman-ı tahkikiyi neşr ve Ehl-i İmanı dalaletten kurtarma vazifesi büyük ölçüde gerçekleşmiş ve devam ediyor ve devam edecek.

            İkinci vazife şeriatı icra ve tatbik etmektir. Şeriatın ne olduğu anlaşılırsa bu ikinci vazife de o denli net anlaşılır. Şeriat, Allah ve Resulü'nün yapmamız ve kaçınmamızı istedikleri hakikatlardır. Yani sadece hukuk değildir. Hukuk şeriatın bir bölümüdür. Doğru söz sahibi olmaktan başlayarak namaz, oruç, zekat gibi onlarca farzları, yüzlerce nafileleri eda etmek, yalan söylememekten başlayarak iftira, gıybet, zina, adam öldürmek gibi haramların onlarcasından, kaba saba olmak, pis pediris gezmek gibi mekruhların yüzlercesinden kaçınmaya şeriat denir.

            İkinci vazifenin başındaki Ferdi Ferid, Risale-i Nur'u kendisine bir proğram yaparak, kollektif şuuru ortaya çıkarır, kuvvetlendirir, şeriatı icra ve tatbik vazifesini yerine getirir. Bunun için büyük ölçüde maddi güç edinir, gidilen her yerde fikri hakimiyeti tesis eder. Kur'an-ı Kerim'de Kehf Suresi, Zülkarneyn ayetine kadar Risale-i Nur hizmeti, Zülkarneyn'den sonraki ayetler de Hizmet Hareketi hizmeti ile örtüştüğü çok aşikar.

            Şeriatın icrası demek yaşanması demektir. Hekimoğlu İsmail'in ra ifadesi ile "şeriat gelmez yaşanır."Şeriatın yaşanması için millet evladının okullarda, yurtlarda, dersanelerde eğitilmesi şart! Çünki emirle yaşanması sağlanamaz. İlla ki rehberler rehberliğinde şeriatın benimsenmesi, sevdirilmesi lazımdır ki yaşansın. Bu da beraberinde  çok maddi kuvvet ve çok rehber gerektiriyor. Bu safha içindeyiz ve bu vazife de birinci vazife gibi hep devam edecek, ediyor elhamdülillah. Bu vazife içine başka cemaat ve tarikatların eğitimleri de girer. Onlar da yar oldukları nisbette hissedar olurlar.

            O Zatın, yani Şahs-ı Manevinin üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiye'yi ittihad-ı İslam'a bina ederek, İsevi Ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslam'a hizmet etmektir.

            Hilafet-i İslamiye'den yaşayarak, örnek olarak İslam'ı temsil etmeyi anlıyorum. Hilafet, bir değeri selefinin yerine devam ettirmek demektir. İslam gibi en büyük değeri atalarımız devletler eliyle bize kadar koruyup devam ettirmişler. Ancak dünya küçüldüğünden, iletişim araçları dünyayı gözün önüne getirdiğinden devam ettirmek için devlet sınırları otomatikman buharlaşmıştır. O sebeple görsel ve yazısal neşriyat ile, daha önemlisi dünyanın her yerine, herkesin içinde yaşayarak temsil etmektir.

            Üstad ittihad-ı İslam diyor. İttihad, bir hat, bir çizgi üzerinde birbirine sarmalanarak bir bütün olmak ve bununla müthiş bir sinerji kazanmaktır. Mesela yüz ayrı ip ayrı ayrı olsa bir sandalı denizde ya tutar ya da tutamaz. Birbiri ile bükülüp halat olsa koca transatlantik bir gemiyi limanda zapt u rapt eder, daha artık o gemi kıpırdayamaz. Bu sinerji çoğun, bir doğrultuda birbiriyle sarmalaşmasından kaynaklanır. Dört tane dört onaltı eder. Bir çizgide omuz omuza verseler, yani bir hat üzerinde ittihat etseler 4444 kuvvetini kazanırlar örneği de ittihadı güzel açıklıyor. 

            Üstad Hz. İsevi Ruhanileriyle ittifak etmekten bahsediyor. İttifak ile ittihat çok farklı şeylerdir. İttihadı az önce izah etmiştik. İttifak ise farklı şeylerin birbirine yardım etmesi anlamındadır. Mesela gemiyi limanda bir halat tutmakta zorlanacaksa ikinci bir halat ona yardımcı olur ve iki halat gemiyi tutar. Burada bir çizgi üzerinde sarmal olma yok, belki aynı doğrultuda, aynı amaçta birbirine yardım var.

            Üstad Hz. Hilafet-i İslamiye'nin yerine getirilmesi için Müslümanların ittihadını, yani birbirine sarmalaşarak tek bir vücud, tek bir yürek olmasından bahsediyor. Halbuki İsevi Ruhanileriyle ittifaktan bahsediyor. Demek Müslümanlar müslüman olarak, İsevi Ruhanileri de Hristiyan olarak medarı münakaşa konularını bir tarafa bırakarak biraraya gelmeleri ve bu üçüncü vazifeyi yerine getirmeleri söz konusu. Bugün Avrupa'da şeriatın çok ritüelinin fiili olarak var olduğunu görüyoruz. Yani Müslüman olmadıkları halde şeriatın kısmen yaşandığını görüyoruz. Bu da üçüncü vazifenin yapılmaya başlandığının delili olarak kabul edilebilir.

            Şeriatın, Hilafetin tatbik ve icrası artık eskide olduğu gibi homojen toplumlar olarak bir devlet çatısı altında görmemek lazım. Artık bundan sonra öyle devletlerin oluşması imkansız görünüyor. Keşke olsa ama görünen köy kılavuz istemes misullü, homojen yapıya sahip olarak Hukuk-u İslamiye'yi ihya etmek zor görünüyor. Bunun için enerjimizi bir devlet kurma yönünde tüketmemeliyiz. Mevcut devletler içinde herkesle barışık yaşayarak herkesin en büyük hakikat olan İslam'ı tanımasını, sevmesini, gönülden kabul ederek müslüman olmasına vesile olmalıyız.

            Üstad Hz.nin Sikke-i Tasdik-i Gaybi risalesinin 9. mektubunu bu şekilde anladım. Böyle anlamak lazım demem! O hadsizlik olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KADIN DÖVMEK VAR MIDIR İSLAM DİNİNDE?

                                                 KADIN DÖVMEK VAR MIDIR İSLAM DİNİNDE?                 İslam düşmanları güzel dinimize çamur atmak için bazı ayetleri dillerine dolayarak guya İslamiyetin kaba ve acımasız ve erkekleri kayırıcı bir din olduğundan bahsederler. Bu ayetlerin sayısı, iki elin parmağını geçmez. Aslında ayetler tabi ki yerli yerinde en doğru ve en isabetli olandır. Fakat kıt akıllarıyla anlayamıyorlar veya anladıkları halde şeytanlıklarından bile bile eleştiriyorlar. Kadınların zaaf damarlarından istifade ile onları kışkırtıyorlar. Bu çamur atma işinde serrişte ettikleri ayetlerden birisi de Nisa Suresi’nin 34. ayetidir. Haksız olduklarını Allah’ın izni ile gay...

CARİYELİK VE KÖLELİK MESELESİ

                                           CARİYELİK VE KÖLELİK MESELESİ               Sosyal medyada İslam'ı lekelemek isteyenlerin en çok serrişte ettikleri konulardan biri de cariyelik ve kölelik meselesidir. Sanki cariyelik ve köleliği İslam icat etmiş de Batı Dünyası bunu yasaklayarak insanlık etmiş algısı oluşturuluyor. Malesef bilgi eksikliğinden bu algıya kapılanlar da çok oluyur.               Konuyu ayrıntılı olarak analiz edelim:               Önce cariyelik ve kölelik ne zaman başladı, bunu bilelim. Cariyelik ve kölelik insanlık tarihi boyunca hep olagelmiştir. İslam'ın doğduğu 7. asırda çok yaygın olarak cariye ve kölelik vardı. İslam kendisini bu ortamda buldu. Hazreti Yusuf'un köle olarak satıldığını herkes biliyor ve kabul ed...

CEHENNEMDEN DAHA DEHŞETLİ OLAN

                Kur'an-ı Kerim'de cehennem azaplarından çokça bahsedilir. Ateş azabı, etlerin ve derilerin demir tırmıklarla taranması, irinden su içirilmesi, kaynar su içirilmesi, insanda et ve kemik bırakmayan, fakat terk de etmeyen Sakar Vadisi, zakkum yedirilmesi, diken yedirilmesi, kor haline gelmiş demir hücrelere konması, göğüs içerisine kızarmış demirler sokulması vs. vs. bahsedilir. bu azapların aralıksız tazelendiğinden, ülfet peyda etmediğinden, mola verilmediğinden ve kesintisiz ilelebet devam ettiğinden bahsedilir ki, düşünmesi bile insanın uykularını kaçırıyor.                - Bununla beraber cehennemden daha korkunç olanı var mıdır?               -Evet vardır!               -Nedir o?               -YOK OLMAK!               Üs...